Hukuk kurallarının
konulmasında, toplumsal ve bireysel değerlerin korunması ve çatışan menfaatler
arasında denge kurulmasını sağlama amacı vardır.
Yargı yoluyla
uyuşmazlıkların çözümü hukuki muhakeme süreciyle olmaktadır. Yargılama
makamları uyuşmazlığın çözümünde biri maddi diğeri hukuki olmak üzere iki
hususu irdelemek durumundadır.
Taraflar arasındaki
uyuşmazlığın çözümünde açığa çıkarılması gereken gerçeklik, somut maddi olaya
ilişkin veya bu maddi olayın neden olacağı hukuki neticeye ilişkin de olabilir.
Uyuşmazlık konusu somut maddi olayın tespitinde ve hukuki netice konusunda,
taraflar dayandıkları somut olguları hakime sunmalı ve onu ikna etmelidir.
İspat,
bir konunun doğruluğunu delillerle ortaya koymak, dava konusu hakkında yapılan
savunmanın dayandığı olayların var olup olmadığı konusunda mahkemeye kanaat
verilmesi mahkemenin ikna edilmesi işlemi olarak tanımlanmaktadır. İspat
faaliyetinde taraflar; bir olayın varlığı veya yokluğu hakkında kanıt veya
kanıtlar sunmalıdır.
Diğer bir anlatımla
ispat, bir olayın ya da işlemin varlığı ya da yokluğu üzerine idare nezdinde ya
da hakimler nezdinde bir kanaat sağlayabilme faaliyetidir.
Vergi hukukunun belge (yazılılık)
esasına dayanması ve yapılan işlemlerin ispatlanması gerektiğinden gerçek ve
tüzel kişilerin vergilendirme ile ilgili yapmış oldukları işlemlerle alakalı
olarak Vergi Usul Kanunu’nun belirlemiş olduğu kural ve esaslar çerçevesinde
belge düzenlemeleri, belge almaları ve bu belgeleri yasal defterlerine
kaydetmeleri zorunludur.
Türk
vergi sistemi beyan esası üzerine kurulu olduğundan, mükelleflerin yapmış
oldukları işlemleri belgelendirmeleri ve gerektiğinde bu belgeleri ispat
vasıtası olarak kullanmaları gerekmektedir. Ancak bu belgeler, VUK’ta
düzenlenen şekil içeriklerine uygun olarak hazırlanmış olmalıdır.
Ancak
belge ve kayıtların VUK şekil şartlarına uygun olarak düzenlenmesi yeterli
olmayıp; bu belgelerin gerçek bir işlem üzerine hazırlanmış ve gerçeği
yansıtıyor olması gerekmektedir.
Mükelleflerin
idareyle yaptıkları işlemler sırasında da
gerekli belgeleri sunmak ve kendini savunmak gibi durumlarda da ispat
müessesesi kullanılmaktadır.
Özellikle
vergi incelemelerinde, mükellef vergi matrahını hesaplarken kullanmış olduğu
her türlü belge ve bilgiyi vergi inceleme memurlarına ibraz ederek yaptığı
işlemlerin gerçekliğini ispatlayabilmektedir.
Mükellefler
ispat hakkını, vergilendirme sürecindeki işlemlerle ilgili olarak karşılaşılan
problemlerin çözümünde ve dava aşamasında olmak üzere iki kısımda
kullanabilirler.
Vergi
hukukundaki belge düzeninde VUK’un belirlemiş olduğu kural ve esaslar
geçerlidir.
Taraflardan biri,
dayandığı vakıaların doğru olduğunu veya karşı tarafın dayandığı vakıaların
doğru olmadığını ispat ederek, davayı kazanabilir veya davanın reddini
sağlayabilir.
Hukuki muhakeme sürecinde
tüm olayların ispata muhtaç olduğu söylenebilir. O halde hukukun kendisine
sonuç bağladığı, menfi ya da müspet bütün şüpheli vakıaların ispat edilmesi
gerektiğini söylemek doğru olacaktır. Ancak, önceden ispat edilmiş, herkesçe
malum veya mahkemece bilinen, aşikar vakıaların ispatı gerekmez.
Vergi hukukunda ispatın konusunu
vergiyi doğuran olay oluşturur. VUK
19uncu maddesinde vergiyi doğuran olay; vergi alacağı vergi kanunlarının
vergiyi bağladıkları olayın vukuu veya hukuki durumun tekemmülü ile doğar
şeklinde tanımlanmıştır.
VUK
3 ncü maddesinin ispatla ilgili bölümü aşağıdaki gibidir.
“B) İspat: Vergilendirmede vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin
muamelelerin gerçek mahiyeti esastır.
Vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek
mahiyeti yemin hariç her türlü delille ispatlanabilir. Şu kadar ki, vergiyi
doğuran olayla ilgisi tabii ve açık bulunmayan şahit ifadesi ispatlama vasıtası
olarak kullanılamaz.
İktisadi, ticari ve teknik icaplara uymayan veya olayın özelliğine
göre normal ve mutad olmayan bir durumun iddia olunması halinde ispat külfeti
bunu iddia eden tarafa aittir.”
Yine143
Sayılı Vergi Usul Kanunu GenelTebliğinde ispatla ilgili aşağıdaki açıklamalar
yapılmıştır.
“Vergi
Kanunlarımız gelir kaynaklarını yeterli şekilde kavramakla beraber, vergi usul
hukukumuzda ispatlama, şekli delil sistemine dayanıldığı için vergiyi doğuran
olayın tespitinde büyük güçlüklerle karşılaşıldığı ve bu güçlüklerin önemli
ölçüde vergi kaybına neden olduğu gözönüne alınarak, aynı maddenin (B) bendi
ile vergi usul hukukumuza, vergiye tabi olayların tespitinde kullanılan
ispatlama araçlarının esasları, diğer bir deyimle delil sistemine ilişkin genel
kaideler getirilmiştir.
Öngörülen
delil sistemi ile vergi kanunlarının vergi güvenliğini ve vergi adaletini
geçekleştirecek şekilde uygulanmasını temin etmek üzere, vergiye tabi olayların
tespitinde bu olaylara ilişkin her türlü delilin serbestçe kullanılmasına ve
ekonomik açıdan değerlendirilmesine imkan sağlanmıştır.
Bu
amaca uygun olarak söz konusu bendin ilk fıkrasında, vergilendirmede vergiyi
doğuran olayın ve bu olaya ilişkin işlemlerin gerçek mahiyetinin esas alınacağı
ilkesi açıklanmaktadır.
Bu
hüküm, uygulama yönünden herhangi bir yenilik getirmemekle beraber, vergi
uygulamalarında herşeyden önce olayın gösterildiği şekilde değil gerçek yönüyle
ele alınması ve buna göre işlem yapılması gereğini belirtmektedir.
İkinci
fıkrada ise, vergiyi doğuran olay ve muamelelerin gerçek mahiyetinin her türlü
delille ispatlanabileceği hükmüne yer verilmek suretiyle şimdiye kadar olduğu
gibi ispatlamanın sadece defter ve belge gibi maddi ve biçimsel delillerle
değil, her türlü delil ile yapılabileceği kabul edilmiştir. Ancak, defter,
kayıt ve belge gibi maddi deliller yardımıyla tesbit olunan matrah farklarına
ait verginin ikmalen, bunlar dışında kalan delillerle gerçekliği ispatlanan
farklara ait verginin ise re’sen tarh yolu ile tamamlanması gerekmektedir.
İkinci
fıkrada yer alan diğer hükme göre de, şahit ifadesinin ispatlama aracı olarak
kullanılabilmesi için vergiyi doğuran olayla ilgisinin tabii ve açık olması
gerekmektedir.
Fıkra
hükmüne göre, iktisadi, ticari ve teknik icaplara uymayan veya olayın
özelliğine göre normal ve mutad olmayan bir durumu iddia eden tarafın bu
iddiasını ispat etmesi icap etmektedir.
Örneğin,
maddenin ikinci fıkrasında belirtilen delillere müsteniden, ekonomik, ticari ve
teknik icaplara uygun olarak yapılan bir tarhiyata karşı, mükellefin itiraz
etmesi halinde ispat külfeti mükellefe ait olacaktır.”
Madde
metninde, “iktisadi, ticari ve teknik icaplara uymayan veya olayın
özelliğine göre normal ve mutad olmayan bir durumun iddia olunması halinde,
ispat külfeti bunu iddia eden tarafa aittir” hükmü mevcuttur. Bu durumda,
iktisadi, ticari ve teknik icapların ne olduğu; ya da neyin normal ve mutad
sayılması gerektiği cümlesinden ne anlaşılacağı sorunu ortaya çıkmaktadır.
İçinde
bulunulan ekonomik ortam ve şartları ifade etmektedir. İnsanlar kişisel
çıkarlarını, değişen ekonomik durum ve olaylara uygun olarak ayarlarlar ve buna
da uygun olarak davranırlar. Örneğin; hiçbir kişi ya da kuruluşun karşılıksız
borç para vermeyeceği, mutlaka faiz geliri elde etmiş sayılacağı, bu gelirin de
normal piyasa faiz oranlarına yakın olması
iktisadi icabın gereği olarak kabul edilir.
İktisadi
icaplara uyulmadığının vergi incelemesi sırasında tespiti halinde, mükellef bu
işlemin nedenini açıklamak ve ispat etmek durumundadır. Vergi incelemesine
yetkili olanlar, mükellefin yaptığı bu ispatı gerçekçi ve yeterli görmez ise
re’sen veya ikmalen tarh yoluna gider. Ancak, ispatı niçin yeterli görmediğini
belirtmek ve mükellef açıklamasının iktisadi icaplara uygun olmadığını
ispatlamak durumundadır.
Ticari
icaplardan, ticari örf ve adetin gerektirdiği kuralları ifade etmektedir.
Ticari örf ve adetler ise tüccarlar arasında mevcut olan ilkelerdir.
Dan.3.D.nin
26.01.1987 gün, E. 1986/890, K. 1987/206 .sayılı kararında; “…canlı hayvan
ticareti nedeniyle gelir vergisi mükellefi olan davacının, bir yerden başka bir
yere canlı hayvan sevkiyatının ticari amaçla olduğunun kabulünün ticari
icaplara uygun olduğuna” hükmetmiştir.
Danıştay
başka bir kararında da; “su baskını, yangın gibi olaylar nedeniyle mükellefin
ispat ve belgeleri ibraz yükümlülüğünün ortadan kalkmadığını, zira ticari
icaplara göre, emtia aldığı kişi ve kuruluşları bilmek durumunda olduğunu ve
gerekli girişimleri yaparak emtia alımına ilişkin belgeleri ispat olanağına
sahip olduğuna” hükmetmiştir.
Ticarete
başlayan kişiler, kâr amacıyla satış yaparak, ticari faaliyetinin devamlılığını
sağlamak isteyecektir. Ticari icaplara ve normal mutad olana uygun olan bu
durumun aksini, mükellefin ispat etmesi gerekmektedir.
Teknik
icaplar, bir malın üretimi için gerekli zorunlu unsurlar ile mamulde bulunması
gerekli özelliklerdir. Yani teknik icaplar, herhangi bir imalat faaliyetinde
bulunması gereken unsurları ve mamuldeki özellikleri içermektedir.
Üretimde
kullanılmakta olan malzemelerin miktarları, mamul içerisindeki oranları ve
ulaşılabilecek randıman ve fire oranları mesleki kuruluşlar ya da yetkili resmi
makamlar tarafından tespit edilir.
İncelemede,
bu kayıtlar esas alınarak yapılan hesaplama ile mükellefin kendi kayıtlarında
yazılı olan üretim miktarları uyumlu değilse, teknik icaplara uymayan bu durumu
mükellef ispat etmek zorundadır.
Sanayi
Odaları ve Ticaret Odaları tarafından her bir sanayi ve ticaret kolunun üretim
özelliklerine göre, fire oranları belirlenmektedir. Yükümlü kendi imalat
faaliyetinde fire oranının normalin üstünde olduğunu ileri sürerse, bunu
ispatla mükelleftir. Bunun ispatını da, üretimde kullandığı makinelerin
modelinin eski olduğunu, kalifiye eleman çalıştıramadığını, işçilik ve imalat
hatalarının fazla olduğunu bu nedenle firenin yüksek olduğunu…vs. gibi her
türlü delille yapabilir.
Mükellefin
vergiyi doğuran olayda, bu olay ile ilgili muamelelerin kurala göre ve
alışılmışa uygun olması, olayın normal ve mutad gösterir.
Dan.3.D.nin 25.11.1987 gün, E.1986/2052, K.1987/2675
sayılı kararında; “bir işyerinde yapılan ticari iş ve işlemlerin, işyerindeki
emtiaların iş yeri sahibine ait olmasının, herkesin bildiği ve kabul ettiği
normal ve mutad bir durum olduğu, başkalarına ait olduğu hususunun ise, bunu
iddia eden tarafından ispatlanması gerektiğine” hükmetmiştir.
Ticari hayatta, şirket adına yapılacak tahsilat ve
ödemelerin şirket adına açılacak hesaplarda izlenmesinin normal ve mutad bir
durumdur. Bu tür işlemler için şahsi hesapların kullanılması, kişilerin vergi
idaresinin denetiminden kaçırmak istediği kimi işlemlerinin bulunduğunun
göstergesi olarak değerlendirilir. Aksini mükellefin ispat etmesi gerekmektedir.
Vergi
hukuku açısından ispatın ölçüsünü VUK 3üncü maddesi olayların gerçek mahiyeti
yani “gerçek” olarak tespit etmiştir.
Herhangi
bir vergisel işlem veya olayla ilgili olarak “ispat yükü” kimin üzerindedir.
İspat yükü, belli bir olay ya da işlemin gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda
iddiada bulunan tarafa düşen bir yüktür.
Üzerine
ispat yükü düşen için bu durum bir zorunluluk değildir. Eğer kişi üzerinde
ispat yükü düşüyor ve ispat etmiyorsa cezalandırılmaz sadece doğan hukuki sonuçlara
katlanır.
İspat
yükü ile alakalı olarak Medeni Kanun’un 6’ıncı maddesi “Kanunda aksine bir
hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların
varlığını ispatla yükümlüdür.” demektedir.
Vergilendirme
işlemleriyle ilgili olarak ispat yükünü açıklayan VUK’un 3’üncü maddesine göre
“İktisadi, ticari ve teknik icaplara uymayan veya olayın özelliğine göre normal
ve mutad olmayan bir durumun iddia olunması halinde ispat külfeti bunu iddia
eden tarafa aittir.”
Madde
gerekçesinde bu durum şu şekilde ifade edilmiştir:
“Genel
hukukta esas kaide, taraflardan her birisinin iddiasını ispatlaması şeklinde
olmakla beraber, bu kaide pratik bakımdan meseleye bir hal tarzı getirmemekte
bundan dolayı, ‘ispat külfetinin işin esasına göre normal olmayan hususu iddia
eden taraf bunu ispatlamak zorundadır’ kaidesi uygulanmaktadır. İspat külfetine
ilişkin son fıkra hükmü genel hukukun ispat külfeti konusundaki bu kaidesi esas
alınmak ve bu prensip vergi tatbikatının icaplarına uydurulmak suretiyle düzenlenmiş
bulunmaktadır.”
Kanun koyucu bu düzenleme ile iktisadi, ticari
ve teknik icaplara uyan ya da olayın özelliğine göre normal ve mutat sayılan
olay ve işlemlerin doğru olduğunu kabul etmiştir. Bunun aksini iddia edene de
ispat külfeti yüklemiştir.
Ancak
bu düzenleme ile suçun ispatlanması değil suçsuzluğun ispatlanması şartı getirilmiştir.
İktisadi
icaptan içinde bulunulan ekonomik ortam ve koşullar; ticari icaptan ticari örf
ve adetten kaynaklanan kurallar, teknik icaptan da bir ürünün üretilmesi için
zorunlu olan unsurlar ve üründe bulunması gereken özellikler anlaşılır.
Ancak
“normal ve mutad” terimi ile “iktisadi, ticari ve teknik icaplara uyan” terimi
soyut ifadelerdir ve vergi idaresi tarafından kötüye kullanılmaya müsaittir.
Vergi idaresinin vergilendirmeyle ilgili bir olayda; iktisadi, ticari ve teknik
icaplara uymuyor veya hayatın akışına göre normal ve mutad değildir
değerlendirmesi, ispat yükünü direkt olarak mükellefin üzerine yüklemektedir.
Bu
durumda mükellefler yargı yolunu seçip, vergilendirmeyle ilgili yaptığı
işlemlerin doğru olduğunu ispat etmek zorundadır.
Ancak
ispat yükü her ne kadar taraflardan birinde olsa da, vergi yargısında
hakimlerin re’sen araştırma yetkisi vardır. Re’sen araştırma ile hakimler
gerçeği bulmaya çalışmaktadır. Tarafların ispat yükünün olması gerçeğe ulaşmada
re’sen araştırma ilkesinin tamamlayıcısı konumundadır.
Türk Dil Kurumu Güncel
Türkçe Sözlüğüne göre yorum “Bir yazının veya sözün anlaşılması güç yönlerini
açıklayarak aydınlığa kavuşturmak, tefsir” anlamına gelmektedir.
Hukuki manada yorum;
hukuki metinlerin anlam ve içeriğinin belirlenmesi, hukuki metinin anlamının
açığa çıkarılması faaliyetidir.
Hukuk metinleri
yorumlanarak, genel ve soyut nitelikte olan hukuk kurallarından günlük
hayattaki durumlara uygun somut sonuçlar çıkarılır. Diğer bir anlatımla genel
ve soyut olan hukuk kurallarını, genel ve soyut olmaktan çıkarıp özel ve somut
olaylara uygulayarak yorum yapılmış olur.
Hukuk uygulayıcılarının
yorum yaparken sübjektif duygularını yoruma katmaması, objektif değerlerle
yorum yapması gerekmektedir.
Hukukta yorum yapılacak
düzenlemeler, Anayasa, Kanun idari düzenlemeler ve sözleşmelerdir.
VUK 3 ncü maddesinin
uygulama başlıklı bölümü aşağıdaki gibidir.
“A) Vergi kanunlarının
uygulanması: bu kanunda kullanılan “Vergi Kanunu“ tabiri işbu kanun ile bu
kanun hükümlerine tabi vergi, resim ve harç kanunlarını ifade eder.
Vergi kanunları lafzı ve
ruhu ile hüküm ifade eder. Lafzın açık olmadığı hallerde vergi kanunlarının
hükümleri, konuluşundaki maksat, hükümlerin kanunun yapısındaki yeri ve diğer
maddelerle olan bağlantısı göz önünde tutularak uygulanır.”
Yine143
Sayılı Vergi Usul Kanunu Genel Tebliğinde vergi kanunlarının uygulanması yani
yorumuyla ilgili aşağıdaki açıklamalar yapılmıştır.
“Madde
metninde, “Vergi kanunları lafzı ve ruhu ile hüküm ifade eder.” denildiğine
göre, uygulamalarda ilk olarak olaya ilişkin metin hükmü nazara alınacaktır.
Öngörülen yorum metoduna göre, olaya ilişkin kesin bir lafzın kanunda mevcut
bulunmaması halinde, olay için uygulanacak işlem tayin edilirken veya bir çözüm
yolu aranırken, önce vergi kanununun konuda takibettiği maksat, hükümlerin
kanun yapısındaki yeri ve diğer maddelerle bağlantısı nazara alınmak suretiyle
bir sonuca varılması ve bu sonuca göre hükümlerin uygulanması gerekecektir.
Diğer
yandan, kanun hükümlerinin kanuna hakim olan hakuki düşüncenin sınırlarını
aşacak şekilde genişletilerek yorumlanmaması ve kıyas yolu ile başka hadislere
teşmil edilmemesi gerekir. Kanunda diğer bir hükme atıf yapıldığı durumda bile
kanunun öngördüğü sınırlar içinde kalınmalıdır. Ayrıca, kanun hükümlerinin açık
olmaması veya kanunda birbiriyle çelişen hükümlerin bulunması halinde, objektif
hüsnüniyet kuralı gözönünde tutularak yorum yapılması esastır. Kanunda hüküm
bulunmayan hallerde ise, hüküm koyacak kanun boşluklarının doldurulması kuralı
vergi hukukunda kullanılamaz.”
Yorum, hukuk kurallarının
anlamını ortaya çıkarmak ve somut olaylara uygulamak için bütün hukuk dallarında
başvurulan bir hukuki faaliyettir.
Ortaya çıkan somut ve maddi bir olayı, hukuk kuralı ile ilişkilendirip
hukuki bir neticeye varılması yorumla olur.
Vergi hukukunda yorumun konusunu verginin konulması
bakımından vergi alacaklısı ile vergi borçlusu arasında hukuki ilişkiler kuran
vergi kanunları ve vergi hukukunda kaynak vasfı taşıyan diğer düzenlemeler
oluşturur.
Vergi kanunlarının sık sık değişiyor olması ve devlet ve
kişiler arasında kamusal borç ilişkisi doğurduklarından dolayı iyi biçimde
anlaşılması gerekir.
Kanun yapanların gerçek iradesinin saptanması ve vergi
kanunlarının gerçek anlamının belirlenmesi gerekir. Vergi hukukunda yorumun
amacı, Kanun yapanın gerçek iradesinin günün koşullarına göre saptanması ve bu
doğrultuda hukuki kurallara anlam kazandırılmasıdır.
Vergi kanunlarının hükümlerinin yeterince açık olmaması,
kullanılan terimlerin zaman içinde anlam değişikliğine uğraması, kanunda
kullanılan genel ifadelerin özel durumlara ve olaylara tam olarak uymaması gibi
sebepler yoruma olan ihtiyacı gösterir. Vergi hukukunda önemli olan yorum,
vergi kanunlarının fiilen uygulandığı anda ortaya çıkan yorumdur.
Bir vergi hukuku metninin yorumu, sadece metnin yeterli
açıklığa sahip olmayan yönlerinin açıklanması demek olmayıp, bizatihi kanunun
uygulanması anlamı da taşımaktadır.
İdare ve yargı organları vergi kanunlarının uygulanmasına
ilişkin bir durum önlerine geldiğine öncelikle vergiyi doğuran olayın
özelliklerini araştırarak maddi olayı saptar ve sonrasında da söz konusu olaya
uygulanacak olan kanun hükmünü belirler. Burada nitelendirmesi yapılan olayın
hangi kanun kapsamına girdiği saptanır.
Vergi idaresi öncelikli olarak vergi kanunlarını
ilgilendiren bir maddi olay belirlemesi gerekir. (Bu maddi olayın varlığı ya da
yokluğu ispat konusudur). Vergi hukukuna göre bu somut vakıa, vergiyi doğuran
olaydır. Vergiyi doğuran olay, vergi kanunlarının vergi alacağını bağladıkları
olayın vukuu veya hukuki durumun tekemmülü ile doğar. (VUK, m.19).
Vergilendirme sürecinde birçok hukuk dalıyla vergi
hukukunun yolu kesiştiğinden, yorum yapılırken diğer hukuk dalları ile olan
ilişkiler de göz önünde tutulmalıdır. Özellikle vergi uyuşmazlığına hangi
normun uygulanacağını tespit etmek bu noktada önemlidir.
Örneğin, vergi suçlarına
ilişkin bir uyuşmazlık söz konusu olduğunda TCK veya VUK hükümlerinin
hangisinin uygulanacağının belirlenmesi de yorumu gerektirmektedir.
Vergi hukukunda özellikle muafiyet ve istisna
uygulamaları, hata düzeltme, vergi suçlarına ait cezalarının uygulanması gibi
durumlarda yorum ön plana çıkmaktadır.
Hukuki metin ile varlık
kazanan hukuk kurallarının yorumunda, hukukun tutarlı ve doğru bir şekilde
uygulanabilmesi için yorum yöntemleri belirlenmelidir. Hukuk kuralları
yorumlanırken izlenebilecek yöntemlere yorum yöntemleri denir.
Doğru hukuki kararlar
alınmasının en temel şartı hukuki metinlerin doğru olarak yorumlanmasıdır.
Yorumun belirli yöntemler dahilinde yapılıyor olması, hukukun uygulanmasına
muhatap olanlara, hukuki güvenlik sağlayacaktır.
Vergi Usul Kanununda
vergi hukukunda uygulanacak yorum yöntemleri tek tek sayılmıştır. VUK, m.3 “vergi kanunları lafzı ve ruhu ile
hüküm ifade eder. Lafzın açık olmadığı hallerde vergi kanunlarının hükümleri,
konuluşundaki maksat, hükümlerin kanunun yapısındaki yeri ve diğer maddelerle
bağlantısı göz önünde tutularak uygulanır.” Ayrıca “vergiyi doğuran olay ve bu
olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyeti esastır.”
Bu hükümler
değerlendirildiğinde, kanunlar lafız ve ruhu birlikte ele alınmış ve sözün ve
özün beraber araştırılması ve değerlendirilmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır.
Buna göre uygulanacak hükmün lafız ve ruhu açığa çıkarılmalıdır.
Bu bağlamda yorum
yöntemleri;
-Lafzi yorum yöntemi,
-tarihi yorum yöntemi,
-sistematik yorum
yöntemi,
-amaçsal (gai) yorum
yöntemi,
Kanunda işaret edilen ve hukuk teorisine uyan
yorum yöntemleridir.
Bir
kanun maddesinin ne anlama geldiğini anlamak için , önce ilgili maddenin
metnine ve kelimelerine bakmak gerekir.
Lafzi yorum, hukuk
kuralının anlamını belirlemede ve somut olaya uygulamada başvurulacak ilk
yöntemdir. Bu yorum yönteminde, hukuki düzenlemenin içerisinde yer alan kelime
ve cümlelerin sözlük anlamından hareket edilerek, sözlük ve kullanılış
anlamıyla, kanunun sözüne uygun anlamlandırma yapılmaktadır.
Bu yorum yönteminde,
kanun hükmünde yer alan maddeler, fıkralar, bentler, cümleler, kelimeler, yan
ve bölüm başlıkları dış görünüşleriyle ele alınır. Dış görünüş, kanunun ifade
tarzı, kullanılan kelimeler, noktalama işaretleri, dil bilgisi kurallarıdır.
Ancak, cümleler tek başına değil bulunduğu hukuki metin içerisinde
değerlendirilmektedir.
Ayrıca noktalama
işaretleri, dilbilgisi kuralları ve cümle yapısı, kanun hükmünün diğer
maddelerle bağlantısı, kaleme alınış biçimi, ifade tarzı, bağlaçların
kullanımı, lafzi yorumda dikkate alınmaktadır. Örneğin, metinde yer alan “ve”,
“veya” bağlaçlarının kullanımı metnin anlamını tamamen değiştirmektedir.
Lafzı yorum yönteminde,
kanunun sözüne bağlı kalınır ve onun dışına çıkılmaz yani özel bir zihin
faaliyetine girişilmeksizin, kanunun ilk görünüş itibariyle verdiği anlama
ulaşılmaya çalışılır.
Lafzi yorum yönteminde
hukuk kuralı anlamlandırılırken kelimelerin gündelik anlamları değil “hukuk
dilindeki teknik” anlamı ve vergi hukukuna özgü kullanımı ve verdiği anlam esas
alınmalıdır.
Vergi kuralının biçimi
olan “lafız”, VUK 3/A-2 deki açık ifadeyle öncelikle yorumlanmalıdır. Lafzın
açık olmadığı hallerde diğer yorum yöntemlerine başvurulur. Buna göre kanunun
ruhuna gitmek, kanunun lafzının açık olmaması halinde mümkündür. Vergi hukukunda lafzi yorum yönteminden
başlayarak, daha sonra kanunda yer verilen diğer yorum yöntemlerinin
kullanılması gerekmektedir.
Ancak, vergi kanunlarında
diğer hukuk dalları ve ilim alanlarına ait birçok kavram ve deyim
kullanılmaktadır. Bu, kavram ve
deyimler, bazen tabi oldukları hukuk alanındaki veya disiplinindeki
anlamlarıyla; bazen ise vergi kanunlarındaki anlamlarıyla kullanılmaktadır.
Bu kavram ve deyimler
normalde ait oldukları alanlarındaki anlamlarına göre değerlendirilir. Örneğin; sözleşme borçlar hukuku alanında
taşıdığı anlam esas alınarak yorumlanacaktır.
Ancak vergi kanunları
bazı kavramları kendi alanındaki anlamından farklı şekilde tanımlamışsa, vergi
kanununda yer verilen tanıma uygun olarak yorum yapılır. Diğer bir anlatımla;
herhangi bir kavram vergi kanunları tarafından ayrı ve açık bir düzenleme ile
farklı şekilde tanımlanmışsa artık bu tanıma itibar edilmelidir.
Bu yorum yönteminde bir
kanun hükmü yorumlanırken, Kanun koyucunun kanunu yaptığı andaki iradesi ve
amacı araştırılmaktadır. Diğer bir anlatımla, kanun konulurken hangi amaçlarla
hareket edildiği, hangi sosyal ve ekonomik şartlar altında ne gibi düşüncelerin
etkisi altında kalındığı dikkate alınarak yapılan yorumdur.
Kanunkoyucunun kanunu
yaptığı andaki iradesi, kanunun yürürlüğe girmesine kadar ki sürede hazırlık
çalışmaları, kanun teklifi-tasarısının hazırlık çalışmaları, kanunun gerekçesi
ve kanun teklifi üzerinde komisyonlarda ve meclis genel kurulunda yapılan
tartışmaları vs. kapsar.
Türk vergi hukuku
bakımından tarihi yorum, VUK, m.3’ te “… vergi kanunlarının konuluşundaki
maksat…” ifadesiyle açıklanmıştır. Vergi kanunlarının lafzının açık olmadığı veya
tereddüte düşüldüğü hallerde, vergi kanununun gerçek anlam ve kapsamı tarihi
yorum yöntemi kullanılmak suretiyle belirlenebilir. Vergi kanunlarının hazırlık
çalışmaları, gerekçeleri ve görüşmelerdeki tutanaklar incelenmek suretiyle
yorum yapılması gerekir.
Bir kanun hükmünün anlamı
belirlenirken, bu hükmün kanun yapısı içindeki yeri ve diğer mevzuat hükümleri
ile olan bağlantı ve ilişkisi araştırılmasına sistematik yorum yöntemi
denir. Kanun hükümleri, diğer hükümler ile
birlikte bir bütünlüğe sahiptir.
Kanunların ve kanun
maddelerinin, birbirini tamamlaması ve birbiriyle çelişmemesi gerekir. Bir
kanun maddesi yorumlanırken, içinde bulunduğu hukuk dalı ve tüm hukuk sistemi
dikkate alınmalıdır.
Bu yorum yöntemiyle, bir
hukuk kuralı yorumlanırken, o kuralın içinde yer aldığı kanunun tamamı, hukuk
dalının tamamı bir bütün oluşturacak şekilde yorumlanır. Sistematik yorum, bir
hukuk kuralını soyutlayarak, diğer kanun ve hukuk dallarından bağımsız düşünme
eğiliminde olmaya engeldir. Bu sebeple bir hüküm, kitap, kısım, bölüm
başlıkları, maddelerin kenar başlıkları gibi, konu, sıralama ve bağlantıyı
gösteren ölçütler ile anlamlandırılır.
VUK m.3’ de yer verilen “… hükümlerin kanun
yapısındaki yeri ve diğer maddelerle olan bağlantısı …” hükmüyle sistematik
yorum yöntemi anlatılmaktadır.
Bir vergi kanunu yorumlanırken, kanunun vergi
kanunları içindeki yeri, vergi hukukundaki yeri ve tüm hukuk kurallarıyla olan
bağlantısı ile yorumlanmalıdır.
Vergilendirme sürecinde
birçok hukuk dalının kesişmesi nedeniyle, vergi kanunlarının sistematik
yorumunda diğer hukuk dallarıyla da bir bütünlük vardır. Örneğin, vergi suç ve
kabahatlerinde TCK ve KK, vergi icraya ilişkin durumlarda HMK ve İcra ve İflas
Kanunu, bağlantılı kanunlar olarak gündeme gelmektedir. Bu durumda sistematik
yorum yapılırken, vergi kanunları ile diğer ilgili kanunlar arasında bağlantı
kurmak ve bu surette gerçek anlam ve kapsamı belirlemek gerekmektedir.
Diğer taraftan VUK,
m.147’ de, bu kanunda açıkça yazılı bulunmayan hallerde Ceza Muhakemeleri Usulü
Kanununun arama ile ilgili hükümlerinin uygulanacağını öngörmesi gibi, vergi
kanunlarının bazen belli kavramların anlamı ve hukuki etkileri konusunda başka
kanunlara açık yollama yaparak sistematik yorumun gerekliliğini ortaya koymuştur.
Kanunlar toplumsal bir
ihtiyacı karşılamak ve çatışan menfaatler arasında denge sağlamak amacıyla
konulmaktadır. İşte yorum yapılırken bu
amacın ortaya çıkarılması hedeflendiğinde amaçsal yorum yapılmış olmaktadır.
Kanunları yorumlarken,
kanunun amacını, özellikle zamanın ihtiyaçlarını göz önünde tutmak gerekir.
Amaçsal yorum, kanunun uygulandığı zamanın gerekleri ve anlayışı içerisinde
yorumlayarak, kanun kuralının objektif anlamını araştırıp bulmaktır. Diğer bir
deyişle, hükmün uygulanacağı zamanın koşulları ve değer yargıları içinde
kanunun ifadesinin ne anlama geldiği araştırılmaktadır.
Vergi hukukunda amaçsal
yorum, vergisel bir kuralın anlamının, bu kuralın bugün itibariyle hizmet
ettiği amaç dikkate alınarak ortaya konulmasını ifade eder. Diğer bir
anlatımla, bu yorum yönteminde vergi kanunun değişen ekonomik ve sosyal şartlar
altında kazandığı gerçek anlam araştırılmaktadır.
Vergi kanunlarının
konuluşundaki genel amaç AY, m.73 de ifade edildiği üzere kamu giderlerini karşılamaktadır.
Bu nedenle amaçsal yorum yapılırken ekonomik olgu odaklı bir anlamlandırma
faaliyeti ortaya çıkarır. Bu doğrultuda amaçsal yorum yöntemi, vergi hukuku
uygulamasında karşılığını “ekonomik yaklaşım” terimi ifadesiyle bulmuştur.
Hukukta yorumu yapan
organ ya da kişilere göre dört çeşit yorum bulunmaktadır.
Yaşama organı tarafından
yapılan, “teşri” ya da “resmi” olarak adlandırılan bilen yorumdur. Bir kanunun
anlamını, o kanunu yapan yasama organının en iyi şekilde yorumlayabileceği
varsayımına dayanmaktadır. Böylece yasama organı, duraksama konusu olan bir
kanunun nasıl uygulanması gerektiğini kendisi açıklar. Diğer bir ifadeyle bu
yorum türü, kanunun somut olaylar karşısında uygulanmasında ortaya çıkmamakta,
genel hüküm koyma şeklinde hüviyet kazanmaktadır.
Mevzuatta yer bulduğu
takdirde uygulama alanı bulabilecek olan yasama yorumu, kanun gücünde olup,
bütün mahkemeleri ve yürütme organını bağlar. Ancak yasama yorumunun etkisi
kanun gücünde olmasına rağmen, nitelik olarak kanun olup olmadığı
tartışmalıdır. 1924 anayasasının 26. maddesi yasama organına, kanunları
yorumlama yetkisi vermekteydi. Hala bu yetkiye dayanılarak çıkarılmış ve
yürürlükte bulunan “yorum kararları “mevcuttur. Ancak 1961 ve 1982 anayasaları
yasama yorumuna yer vermemiştir.
Kanunu yorumlama işinin
yargı yetkisine giren bir husus olduğu ve bağımsız bir yargının, yasama yorumu
ile bağlanmasının düşünülemeyeceği, bunun modern hukuk devleti anlayışı ile
bağdaşmayacağı ifade edilmelidir. Dikkat edilirse yasama yorumunun kuvvetler
ayrılığı ilkesine aykırı olduğu, onu zedelediği anlaşılabilmektedir. Ancak
mevzuat açısından bakıldığında bir kanunu yorumlamak üzere başka bir kanun
çıkartılmasına engel yoktur. Böyle bir durumda, sonra çıkarılan kanun ile
uyuşmazlık çıkması halinde konu, önceki kanun-sonraki kanun, genel hüküm-özel
hüküm ilişkileri ile çözümlenebilir.
Yasama yorumunun tarihi
seyri ve ülkemizde modern anlamda vergi hukukunun doğum ve gelişimi dikkate
alındığında, vergi hukukunda yorum açısından bir önem arz etmediği
görülmektedir.
Yargı organları
tarafından yapılan yorumdur. Önlerine gelen Uyuşmazlıkların çözümünde, yargı
organları nezdinde yorumu, hakimler yapar ve karara bağlar. Somut
uyuşmazlıklarda, kanunların anlamını ortaya çıkarmak ve böylece uygulamak
hakimin sorumluluğundadır.
Kanunların uygulanmasında
en etkili olan yorum türü, yargısal yorumdur. Böylece kanunun uygulanması
esnasında ortaya çıkan uyuşmazlık yargı önüne geldiğinde, kanunun gerçek
anlamının tespit edildiği ve kanunun uygulanarak uyuşmazlığın çözüldüğü yorum
türü, yargısal yorum olmaktadır.
Yargısal yorum, somut
olayın özellikleri dikkate alındığında, sadece ilgili olduğu olay açısından
bağlayıcıdır. Benzer bir olay için, ne o yorumu yapan hakimin ne de farklı bir
uyuşmazlıkta diğer bir hakimi bağlamaz.
Ancak, yüksek
mahkemelerin İçtihadı Birleştirme Kararları ile yaptıkları yargısal yorum,
yargı organları ve idareyi bağlayıcı niteliktedir.
Yargı organları, vergi
kanunlarının gerçek anlamını belirleyip, olaya uygulamak suretiyle yargısal
yorum yaparak, vergi idaresi ile mükellef arasındaki özel uyuşmazlığı ilişkin
kararı verir.
Hukuk sistemimizde
vergiye dair uyuşmazlıklar bakımından;
-vergi kanunlarının
Anayasaya uygunluğunu ilişkin yargısal yorum Anayasa Mahkemesi,
-vergilendirme işlemleri
ve vergi kabahatlerinden doğan ceza işlemlerinin hukuka uygunluğuna ilişkin
yargısal yorumun Vergi Mahkemeleri, Bölge İdare Mahkemeleri ( İstinaf
Mahkemeleri) ve Danıştay,
-vergi suçlarından doğan
ceza yargılamalarında yargısal yorum Asliye Ceza Mahkemeleri, Bölge Adliye
Mahkemeleri (İstinaf Mahkemeleri) ve Yargıtay tarafından yapılmaktadır.
Anayasa Mahkemesi’nin,
vergi kanunlarının anayasaya uygunluğuna dair yaptığı yargısal yorum bağlayıcıdır.
Danıştay İçtihadı Birleştirme Kurulu’nun ve Yargıtay İçtihadı Birleştirme
Kurulu’nun kararları ise içerdiği yorumlarla birlikte, aynı mahiyetteki tüm
uyuşmazlıklar için idare ve yargı organları bakımından bağlayıcıdır.
Bilim insanlarının hukuk
kurallarına dair yaptığı yorumlar, bilimsel yorum, ilmi yorum, olarak
adlandırılmaktadır. Bilimsel yorum, mevzuatın daha iyi anlaşılması ve
uygulanmasını sağlamak amacıyla çeşitli ihtimaller dikkate alınarak, kurallara
ilişkin yapılmaktadır.
Bir konuda derinlemesine
bir incelemenin ürünü olan bu yorumlar, aydınlatıcı ve yönlendirici katkı
değeri taşır. Bu bağlamda bilimsel yorum, soyut nitelikte olmasıyla
uygulamacıları doğrudan bağlamamaktadır.
Hukuk devletinde,
idarenin kanuniliği esasına tabi olan idarenin, kanunların uygulanmasında
ortaya koyduğu fikir ve irade açıklamaları, idari yorumu ifade eder.
İdare, bilfiil kanunların
yürütülmesi esnasında yorum faaliyetinde bulunmak zorundadır. Aynı zamanda
idarenin, kanun hükümlerinin nasıl anlaşılması gerektiğine ilişkin düşünce ve
irade açıklamaları (tebliğler, yönetmelikler ve özelgeler gibi) ve öteden beri
yerleşmiş uygulamaları da idari yorumun kapsamına dahildir.
Vergi İdaresi, genel
tebliğ gibi düzenleyici işlemler vasıtasıyla, ilgili herkesi kapsayacak
nitelikte idari yorumunu ortaya koyabilir. Yine, mukteza (özelge) yoluyla, özel
ve somut nitelikli bir konuda, vergi kanunlarının taşıdığı anlama ilişkin
görüşün ortaya koymak suretiyle de idari yorum gerçekleştirilebilir.
Tüm vergilendirme
işlemlerinde vergi idaresi, vergi kanunlarını uygulamak suretiyle idari yorum
yapmakta ve vergi kanunlarını bireysel olaylara uygulayarak
somutlaştırmaktadır.
İdari yorumlar yargı
organları açısından bağlayıcı değildir.
Vergi miktarlarının, tarh
ve tahsil zamanlarının ve biçimlerinin hem idare hem de kişiler yönünden belli
ve kesin olması, kural ve işlemlerin açık ve anlaşılabilir olması
gerekmektedir.
Bir hukuk kuralının
oluşumu tipleştirme, bu hukuk kuralının uygulanması ise tipiklik ile ifade
edilmektedir.
Vergi hukukunda çeşitli
kavram ve ifadelerin, hayat olaylarının soyut ve genel kurallar şeklinde
çerçeveye bağlanması tipleştirmedir. Vergi hukukunu ilgilendiren
ekonomik, ticari olaylar Kanunkoyucu tarafından genel ve soyut kurallar ile
tiplere dönüştürülmektedir.
Vergi
hukukunda, soyut tip olan vergiyi doğuran olayın gerçek hayatta, tipleştirilmiş
kanuna uygun ve somut olarak gerçekleşmesine tipiklik denir. Diğer
bir anlatımla; somut vergiyi doğuran
olayın, soyut yasa kuralıyla örtüşmesine tipiklik denir.
Gelir Vergisi Kanunu m.1’
de tanımlanan “gelir, bir takvim yılı içinde elde edilen kazanç ve iratların
safi tutarıdır” ifadesi bir tipleştirmedir. Gelir olarak neyin kavranacağı ve
vergilendirme sonucunu doğuracağı kanunda genel ve soyut olarak
belirlenmektedir.
Tipiklik ise gerçekleşen
somut maddi olayın normda belirlenen soyut hayat olayı ile örtüşmesidir. Diğer
bir anlatımla; tipiklik vergiyi doğuran olayın, veya vergi cezasını doğuran
olayın kanundaki tanıma uygun olmasıdır.
Bir takvim yılı içinde
mali müşavirlik faaliyetinden kazanç elde edildiğinde, somut maddi olay
gerçekleşmiş olur. Vergi hukuku anlamında vergiyi doğuran olay gerçekleşir. Bu
maddi olayın GVK m.1’ de tipleştirilen “gelir” kavramına uygun olması
tipikliktir.
Vergi kanunlarına göre
bir vergi tarh ve tahakkuk ettirilebilmesi için, vergiyi doğuran olayın kanuna
uygun olarak meydana gelmesi gerekmektedir.
Vergi hukukunda tipiklik,
yorum yoluyla sağlanır.